BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM...

baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine...

31/5/2008 - dönüşümüzü beklemek kaldı size...

Hoşçakalın yargıçlar

Cübbeleriniz hoşçakalsın

Toprağın

Yoksulların ve yeşil yaprağın

Kıyısına ulaşmayan kararlarınız

Onlar da hoşçakalsın

Gidiyoruz

Bir şey sormayın bir şey söylemeyiz

Sarı kağıtlarda şiir olmayı seçtik

Yüzümüzde yolların cesur çığlığı

Gidiyoruz

Dönüşümüzü beklemek kaldı size

Rüzgârın hû

Canların hû dediği bütün mevsimlerde

 

mevlana idris

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/5/2008 - saate baktım 25 yaşındayım...

beni yanlışsız sakla

saate baktım yirmibeş yaşındayım
geç kalmadım tanrım yeniden inanmaya
aşka geç kalmadım

ardında yıkık şehirler ve leylaklar bırakan
bir cümle dudaklarımı geçip beni ihlâl etti
saate baktım müthiş bir yenilme vaktindeyim
sevgilim
ben nerede yağmur yağarsa orada şemsiye kırmanın kitabıyım
ve en güzel cümlen sensin

saate baktım buzlar ve çiçekler arasındayım
gömleğim asyaya düşerken
beni yanlışsız sakla bu son görünüşüm

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/5/2008 - bayram

bir merhamet bin çiçek

sabah uyaninca ne göreyim?
bayram gelmis.
nereden geldigini bilmiyorum ama önemsiz.
önemli olan nereye geldigi

pabuçlarimin içi bayram dolu
kuslara bakiyorum
arkadaslarimin yüzüne bakiyorum
kayigimin küregine
kalemimin ucuna
ve saatimin yelkovanina bakiyorum
yildizlara
bahçelere bakiyorum
her yer bayram
dönüp içime bakiyorum
bir merhamet bin çiçek yüzbin ask
bayrami seviyorum

mevlana idris

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/4/2008 - ötekilerin acıları...

Tanrım bize ötekilerin acılarını anlama gücü ver
Hayatımda hiç başsavcı görmedim. Hayatımda hiç anayasa mahkemesi üyesi de görmedim. Onları görmediğim, birlikte oturmadığım için nasıl insanlar olabilecekleri hakkında en küçük bir fikrim de yok. Yemeklerini nasıl yerler bilmiyorum mesela. Sevdikleri bir kadının gözlerinin içine nasıl bakarlar yada çocuklarına bisiklete binmeyi öğretirken yaşadıkları o tatlı telaş nasıldır bilmiyorum.
 
Bir başsavcı, bir anayasa mahkemesi üyesi, bir yargıtay üyesi; zamansız bitmiş kırık bir aşkın, elde kalan son hatıralarıyla baş etmeye çalışan, gözyaşlarını kendisinden, kitaplarından saklayıp da, sadece yorganına bulaştırıp duran kızlarına nasıl teselli verir acaba? Hiçbir fikrim yok. Yolda yürürken karşılaştıkları eski bir dostla birbirlerini tanıyabilmek için uzun ve dikkatli baktıklarında ilk içlerinden geçen tepki nasıl olur, onu da bilmiyorum.

O yüzden yaşanan kimi siyasi olayların nasıl sonuçlanabileceği hakkında hiçbir fikrim yok. Hayatın aktığı sokaklara ilişkin bir renk, koku yok ortalıkta. Sanki hiç yaşamamış büyük adamların, siyasilerin, bürokratların kalın yasa kitaplarında dolaşırken ellerine geçen cümlelerin, soğuk, kıpırtısız, kaskatı yüzleri var. Soranlara bundan sonra ne olacağını bilmediğimi söylüyorum.

Geçenlerde Başbakan'ın bir açıklamasını duyunca heyecanlandım. Uzun zamandır ilk kez bir siyasinin sözlerinden heyecan duydum doğrusu. İspanya'da düzenlenen bir toplantıda kendisine yöneltilen bir soru üzerine: "Kürt kökenli vatandaşlarımıza azınlık olur musunuz diye sorarsanız sizi tekme tokat kapı dışarı atarlar" cevabını vermiş. İyi de etmiş. Çok hoşuma gitti. Kelimeler içinden geldiği gibi çırılçıplak söylenmiş. Hiçbir elbise giydirilmeden, hesap kitap yapmadan, süslemeye, karşısındakine beğendirmeye çalışılmadan söylenmiş kelimeler.

Geleceğimiz, gücümüz sadece ve sadece içtenliğimizdedir. Kürtler ve Türkler Batılı söylemlerle, buz gibi sosyolojik kavramlarla konuşmaya başlarlarsa tespihin ipi kopar. Bu kelimelerde bize soluk verecek, nefes olacak bir hava yok. Batı'nın sosyal hayatın tüm sıcaklığını yitirdiği bir yüzyılda, bir arada yaşamaya bir parça imkan tanıyacak yasal süreçler, sosyolojik zeminler için başvurdukları kavramlarla konuşamayız. "Memleket" kadar, "ana" kadar sıcak kelimelere başımızı yaslayıp, bu sert rüzgarın bir an önce dinmesini bekleyelim.

Bir Kürt türküsüne, bir Laz fıkrasına, bir Ermeni ezgisine, bir Arap masalına, koca gövdeli bir "vatan" ağacına yaslanıp nefeslenelim. Yeter ki içtenliğimize konuşmayı bırakmayalım. Asker arkadaşlarının, yatılı okul öğrencilerinin uzun gecelerde ranzalarında birbirleriyle konuştukları kadar çıplak ve içten. "Azınlık dersen önce onlar tekme tokat kovar." Aynen böyle!

"Ötekilerin acıları bize, izah edilebilir yada aşılması mümkün görünür: Yeteri kadar irade, cesaret yada zihin açıklıkları olmadığı için acı çektiklerine inanırız. Kendimizinki hariç her acı bize, meşru ya da gülünçlük derecesinde anlaşılır görünür" diyor Emil Cioran. Hava kapalı ama güneşin kapkaranlık bulutlarını yırtabilmek için canhıraş uğraşısının uğultuları geliyor kulağıma. Birazdan bu uğursuz karaltı terk edecek şehrimizi. O zaman yeni açmış bir çiçeğin zarif yapraklarının sevgilinin parmaklarına nasıl benzediğini fark edeceğiz. Tanrım! Her birimize ötekilerin de acılarının ne kadar sahici ve sert, keskin, amansız olduğunu hissetme gücü ver.
 
tarık tufan;bugun gazetesi
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/1/2008 - sevilmek için randevu alan çocuk...

anne bagirir :

"cabuk ol servisi kaciracaksin!"

baba kukrer :

"ne yatmasini biliyorsun, ne kalkmasini!"

sabahlari gunesin dogusunu bilmez cocuk. hic aydinlanmadan kalkar ici. taze bir sabah, bayat bir gunun devamidir cok zaman.

her sabah adina yuva denen, adina kres denen o yere birakilir.baskalarinin annesinde, kendi annesinin hasretini ceker gunboyu. sabahin korunde "benim annem ne zaman gelecek" diye gozyaslari çeker solgun yuzune dizi dizi.

aksam ne uzundur. yuva nice gurultulu.
sevgilerini konusurlar efkarli saatlerde.

"benim babam beni cok seviyor."
"hayir, benim babam beni daha cok seviyor."
"hadi ordan, beni hem babam hem annem daha cok seviyor."

baskalarinin babasi kendi cocuklarini cok severse, sanki kendi babalarinin sevgisi azalacakmis gibi kavga ederler. en cok sevilen olmaktir tutkulari. her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatini yapmaya koyulurlar.

"benim babam beni hamburger yemeye götürdü."
"biz hem hamburger yemeye gittik, hem de luna parka gittik."
"n`apalim. benim annem beni sinemaya götürdü. arslan kral filminde agladik annemle birlikte."
"kizlar aglar zaten. aglamanin neresi eglenceli?"
"biz babamla mac ettigimiz zaman cok egleniyoruz."
"benim babam benimle degil, arkadaslariyla mac etmeye gidiyor."
"bak demek ki benim babam beni daha cok seviyor. bi kere biz ikimiz, yani babamla ben, mac ediyoruz."

pazartesileri hep böyle gecer.
herkes kendi babasinin en sevgili baba oldugunu ispat! etmeye calisir. öteki cocuklar yeni sevgi ispatlarini ortaya koydukca icini bir urperti kaplar. baskalarinin babasi cocuklarini daha cok mu seviyordur acaba? o reklam gelir aklina. kahrolasi reklam. "evinizi seviyorsunuz, arabanizi seviyorsunuz... beni sevmiyor musunuz?" inanmak üzeredir onu sevmediklerine. arka koltuga gazoz döktü diye ne cok
bagirmisti babasi. ama olsun, arkadaslarina bunu anlatmazsa eger, babasinin arabasini kendisinden cok sevdigini nereden bilecekler.
keske her pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydi. bunun icin pazartesileri hep hasta numarasi yapmasi.
uyanamamasi. en sevilen cocuk olmak yarismasi, bilseniz ne kadar zor
diyebilse bir gün, her sey ne kadar kolay olacak. oyunu degistirebilirdi. bu oyunun maglubu oldugunu arkadaslari ögrenecek diye her pazartesi karanlik bir kuyu olmazdi o zaman. herkesin annesinin ve babasinin ne kadar iyi anne baba oldugu, cünkü onlara ne cok pahali oyuncak aldiklarinin konusulduklari bir sira,

"beni anneannem cok sever" diye bagiriverdi. sustu arkadaslari. soyleyebilecek bir sey bulamadilar bir an.

akin boynunu bukup "benim anneannem yok" dedi.

uzuldu o zaman. ama geri donemezdi. "benim anneannem beni cok sever. masal anlatir bana. yaramazlik yapinca dayinda boyleydi der gulerek."

arkadaslari ne kadar dinliyor diye sustu birden.
kendisine dogru yonelmis merakli bakislari keyifle seyretti.

agizlari acik "ee sonra?" diyorlardi.

"sever beni. masal anlatir. hic susturmaz beni. ben konustukca guler.
hay cocuk der. sen beni guldurdun. allah da seni guldursun, der."

herkes bir masal buyusu ile dinlerken onu, anneannesini oteki cocuklarla paylastigini dusunup susuverdi.

usteledi arkadaslari. "hadi anlatsana!" dediler.

top havuzuna dogru kosup "herkesin anneannesi kendine"
diye bagirdi.

akin itiraz etti. hic olmazsa arkadasinin anneannesinde tatmadigi bir
duyguyu tadacagini düsünürken ne diye oyunbozanlik yapiyordu. kizdi.

"herkesin babasi kendisine` demiyordun ama!"

duymazliga geldi. anneannesini hic kimselerle yaristirmak istemiyordu, iste o kadar. aksam cabuk oldu. bu oyunu kazanmisti. muzaffer bir komutan edasinda dolasti butun gun. artik annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemedigini anlatabilirdi. yorganin altina saklanmazdi bundan böyle. her pazartesi anneannesinden bir demet yapip gotururdu.

kapidan iceri girer girmez neseyle bagirdi :

"anne biliyormusun bugun yuvada ne oldu?"
"gormuyor musun? telefonla konusuyorum."

hic kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. annesi telefonu, babasi arabayi seviyordu. hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu oldugunda. bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hic yer kalmiyordu. nerelere gitsindi? annesi kapatti telefonu. mutfaktan tencere kasik sesleri geliyordu. kosarak yanina gitti.

"sana yardim edeyim mi?" dedi en sevimli halini takinarak. annesi manali manali bakti.

"hayirdir. bir yaramazlik filan. bak bir de seninle ugrasmayayim. cok
yorgunum zaten."

yorgunluk nasil bir seydi. bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda
anneannesi oyuncagi yavasca elinden alir "nasil yorulmus yavrucak. uykunun gul kokulu kollari sarsin seni" diyerek alnina bir opucuk konduruverirdi. yorgunluk gul kokulu bir uykuya dalmaksa eger, ne diye annesi kendisiyle böyle kizgin kizgin konusuyordu.

"annecigim yoruldugun zaman gul kokulu uykulara dalarsin. anneannem oyle soyluyor."
"uykuya dalayim da gül kokulari kusur kalsin. yorgunluktan oluyorum."

bu kelimeden nefret ediyordu. yorgunum. yorgun oldugumdan. böyle yorgun yorgunken...

"annecigim sen yorulma diye..."
"yemekte konusuruz cocugum. bankada isler yetismedi.baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim. hadi sen oyna biraz."
"hani siz yoruluyorsunuz ya..."
"eeee...."
"ben de oynamaktan yoruluyorum."
"ne yapayim?"
"bilmem..."

yapilmamasi gerekenleri biliyordu da buyukler, yapilmasi gerekenleri hic bilmiyorlardi. isiklar sondu birden. annesi ofkeyle söylenmeye basladi.

"mum da yok" diye diye karistirdi dolaplari el yordami.

cocuk sirtustu yatip, anneannesinin koyunu dusundu. gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini. deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gozlerinin önüne. anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret
parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. "bak deli tavsan" diyerek parmaklarini oynatti. yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol acti. tavsan alabildigine hur dolasti sagda solda. otlarla kuslarla konustu. sonra yorgun dustu. duvardaki goruntu o minik avuclarin acilmasiyla kayboldu. kolu yavasca kanepeden asagi sarkti.

neden sonra isiklar geldi. kadin cocugun hic konusmadigini akli etti
birden. kanepeye kostu. kucucuk dizlerini karnina dogru cekerek uykuya dalmisti.

masanin ustundeki dosyalara bakti igrenerek. dindirilmez bir pismanlik doldurdu icini. uyandirmaktan korka korka kucuk alnina bir opucuk kondurdu.

cocuk sanki bu opucugu bekliyormuscasina,

"isin bitince beni sever misin anne ?" dedi.

kadin, sevilmek icin randevu alan cocuguna bakarak sabaha kadar agladi....

 

"fatma karabıyık barbarosoğlu"

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

bir eşya hariç evindeki bütün eşyaları boşaltman istenseydi, o tek eşya ne olurdu? hiçbirşey hatırlamayacaksın tek bir şey dışında, deseler, neyi hatırlamak isterdin? ya bütün kelimelerini kaybettiğin bir günde yazacağın o tek kelime... yağmurun yumuşak bir silgi gibi her şeyi sildiği bir sahilde eline tutuşturulan kağıda hangi resmi çizerdin?

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

dilsizmutercim
musabyasir